|
ABD MALLARINI ALMA!
ABD mallarını almayalım! BOP kanalıyla İslam ülkelerinin canına okumaya niyetli, Kutsal Kitabımız'a en rezil hakaretleri yapma cüretindeki bu barbarların cebini doldurmayalım! Bari böyle bir tepkiyi gösterebilelim!
Yaşasın Kafirler için Cehennem!
Guantanamo üssünde bulunmuş olan tüm tutuklular, bu üste esirlere her türlü işkencenin uygulandığını, üstüne üstlük rezilliğin son kalesi olarak da Kur'an-ı Kerim'e saygısızlık yapıldığını defalarca söylediler. En son olarak, bir Rus tutuklu da aynı yönde bir açıklama yaptı. İnsanlıktan git gide uzaklaşan, hayvandan da aşağı tutum ve davranışlar ve de söylemler içinde bulunan Amerikalı barbarlar ve soysuzlar, hangi yüzle hala bizden isteklerde bulunuyor ve kendilerine yandaş bulabiliyor, doğrusu hayret! Artık sabır taşı çatladı. Kutsal Kitabımız'a yapılan bu hayvanca hakaret üzerine Amerikalılar için tek bir şey söylemek geliyor aklıma (affınıza sığınıyorum, ama şart oldu): O..... Çocukları! Allah'ın gazabı üzerinize olsun! Yaşasın Kafirler için Cehennem!!
Vatanseverliğimizin referans noktası olmalı Çanakkale. Bin bir zorluk ve yokluk içinde, aç biilaç vatan savunmasını gönlümüzün ve aklımızın bir yerlerine nakşetmeliyiz. "Ama onlar bizden güçlü, dediklerini yapmamız gerekir." çaresizliğine tek derman olacaktır, bu sarsılmaz iman. Varsın yedi düvel çıksın karşına! Yetmişikibuçuk milletten adam ezmeye çalışsın seni! Sen yeter ki sağlam dur, korkmayasın alçaktan! Müttefikten bekleme, tek desteğin Allah'tan!
Şehitlere dua ile...
Kıbrıs sorununu çözeceklermiş! Bir sorsanıza Allah aşkına, "hangi sorunu çözeceksiniz?" diye. Adadaki fiili durum, iki tane ayrı devlet olduğunu işaret eder. Elbette, bir sorun vardır. O da, uluslararası camiada Kıbrıs Türk tarafının tanınmamasıdır. Bunu çözmeye yönelik formüller dışındaki her seçenek, ayrı çözümsüzlüğün ta kendisidir. Ortaya çözüm planı diye konulan tuhaflıklar, mağdur tarafın mağduriyetini arttırmaya yönelmektedir. Çözümsüzlükte diretenler (Rumlar) hep kazançlı çıkmaktadır.
Yani öylesine bir çifte standard, öylesine bir komedi ki, bağımsız bir devlet olduğunuz halde sizi tanımıyorlar ve "gelin, Rumlarla birleşip tek devlet olun, biz de yine onların devletini hukuken tanıyalım" deme yüzsüzlüğünü yapabiliyorlar. Üstüne üstlük taraftar bile bulabiliyorlar bu saçmalıklarına. Hem egemenliğinden vazgeç, hem de ilerleyen zamanda kendi asimilasyonunu bekle. What a good deal!!!
Kıbrıs'ın stratejik olarak önemi gibi ciddi argümanları bir kenara koyup da dümdüz bir mantıkla baksak dahi "çözüm sevdalıları" ile paralel düşünmenin mümkün olmadığı görülüyor. En basitinden, hangi devlet kendisine ait olandan vazgeçerek (ki yenilmiş ve savaş sonunda yapılan bir mütareke sözkonusu değilse) bir çözüme ulaşacağı fikrine kapılabilir? Kendisini hükümsüz kılacak bir egemenlik devrine nasıl sıcak bakabilir? Meşruiyetini kaldırıp çöpe atmayı bir kurtuluş olarak görebilir mi? Türkiye ve Kıbrıs'taki "çözüm"cüler öncelikle bu soruları cevaplandırmalıdır. İlle bir şeyler vermek istiyorlarsa, şeytana sattıkları ruhlarının diyetini ödeyebilirler elbet. O diyeti ödeyecek bir servet dünya üstünde varsa eğer...
Başıboş
Vatanımda sular akar başıboş;
Herkes birbirini kakar, başıboş.
Bozkırlardan topal bir tren geçer;
Çocuk, merkep, öküz bakar, başıboş.
Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!
Bir kibrit bir orman yakar, başıboş.
Tarih, kutuplara kaçmış bir fener,
Buz denizlerinde çakar başıboş.
Yirmidokuz harflik sözde aydınlar,
Yafta yazar, isim takar, başıboş.
Allah'ım, sen acı bu saf millete!
Aksam yatar, sabah kalkar, başıboş.
Necip Fazıl Kısakürek
TÜRKİYELİLİK Mİ, O DA NE?
Geçen gün televizyonda İsmet Özel vardı. Diyordu ki: "Türklük etrafında birleşmeliyiz." Aslında, yeni bir tartışma değil bu. Osmanlı'nın son zamanlarında da "Osmanlılık", "Türklük", "İslamlık" tartışmaları yaşanmıştır. İttihat ve Terakki'nin bazı ileri gelenleri, ancak Osmanlılık fikri etrafında insanları toplayarak, devletin kötü sondan uzaklaşabileceğini savunmuşlardır. Ancak, bu fikir tatbik edilememiştir.
Türkiye, etnik olarak çok parçalı bir yapıdadır. Ancak, bu çok parçalı yapıda (istisnalar hariç) herhangi bir çatlama veya ayrılık hevesi de olmamıştır. Bu farklı gruplar, toplumun birer parçaları olduğu fikrini benimsemişlerdir. Yaklaşık olarak 1000 seneden beri yurt olan bu topraklarda, hiçbir zaman ırka dayalı bir ayrım veya üstün ırk söylemi de olmamıştır.
Adı üstünde Türkiye, Türk milletinin yurdudur. Burada, Türk milleti ifadesini anlamak şart! Türk milletinden kasıt, ırk temelli bir milliyet anlayışı değil. Hangi kökenden olursa olsun insanların, Türklük (ki milliyet bağlamında) çatısı altında toplanmalarıdır. Türkiyelilik söylemi, bu millet olgusunun içini boşaltır maalesef. Söz konusu olan "ırk milliyetçiliği" değil, "ulus milliyetçiliği"dir, ki memleketimizde süregelen anlayış da budur. Burada esas birleştirici güç, İslamiyet'tir. Unutmamalı ki, Türkler Anadolu'yu İslamiyet sayesinde bir yurt haline getirmişlerdir. Dolayısıyla, kastettiğimiz "Türklük" olgusunun da en önemli unsuru İslamiyet inancı olacaktır.
MÜSVEDDE, sabır taşı çatlamadan ve "ya sabır"ların sayısı artmadan kendini günceller.
de facto
"Bildiğim herşeyden sorumlu olmazsam, nasıl hak edebilirim yaşamayı?"
Nuri Pakdil
GAPLAN'DAN
"Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.
Akıl için son tavır; saçlarını yolmak var!"
Üstad'ın belirttiğinin aksine, saçlarımızı benlik ve kimlik çilesinde değil de medar-ı maişet motorunda döküyoruz. Günlük, ufak tefek kaygıların kucağında tüketiyoruz ömrümüzü farkında olmadan.
Aslında, insanın en büyük çilesi, özüne erişmeden şekille oyalanmak... Belki de toplumumuzun son birkaç yüzyıllık çektiği sızı da bundan. Cehaletimiz paçalarımızdan aktığı zaman, kurtuluşa doğru giden hiçbir vasıtada yer olmayacaktır bize. En basitinden, otobüslere orta ve arka kapılarından binip içeridekileri balık istifi seyahate mecbur bırakan insanlarımız bile bu kemikleşmeye başlayan bilinçsizliğimizin göstergesi değil mi?
En azından "anlar gibi" olabilmeliyiz, varsın dökülüp gitsin saçlarımız...
Muhalif olmaktan korkma, yeter ki söyleyecek sözün olsun...
"Kuralları bir kerelik olsun gevşetelim, hem sürekli mi uygulanıyor sanki?" deme! Her ademoğlu, kendisi için aynısını düşünürse kaos kaçınılmaz olacaktır. Ancak, herşeye rağmen, kuralları sorgulamaktan da vazgeçmemeli... İnsan, zalime karşı mücadele ettiği, Hakk için sorumluluktan kaçmadığı sürece şerefli mahlukat nitelemesi çerçevesinde değer kazanır.
Bu kaplan da neyin nesi demeyin. MÜSVEDDE'nin bekçisidir o . Zalime pençesini savurmaktan çekinmez!
Bu nadide canlı gibi, sanat zevkine ve sanatçı duyarlılığına sahip ademoğullarının da tükenir oldu soyu... Belki de bu yüzden, ufkumuz alabildiğine koyu...
MODERN ZAMAN FİRAVUNU
"İnsani veya ilahi her türlü gayeden yoksunluk, bugün dünyaya egemen olan Amerikancılığın en göze batan niteliğidir."
Roger Garaudy
Aslında hem Amerikancılığın hem de temelde Batı düşüncesinin özüdür de denebilir. Aydınlanma, liberal düşünce, özgürlük, eşitlik, demokrasi gibi Fransız Devrimi kökenli kavramlar bu düşünce sistemi için yalnızca birer paravana tekabül ederler. Her türlü ilahilikten arındırılmış inanç sistemiyle Makyavelist çizgisinden vazgeçmeyen bu güruha karşı çok daha fazla direnç göstermek bir gereklilik, bir zorunluluktur.
Git gide azgınlaşan, kuduran, hiç bir kural karşısında tınmayan, neredeyse kendini Hakk'a rakip gören (Haşa!!) bu modern zaman firavunları, yerel tellalları yardımıyla zihinleri bulandırma çabasındadırlar. Alenen tehditler savurmaktan dahi geri durmayan bu çete, "Neden bizi sevmiyorsunuz?" diye de başımıza çöreklenme hevesindedir. İlahiliğini kaybetmiş bir inanç, akıl, izan ve insafla olan bağlarını da kesmiş olur. Durum bundan ibarettir!
|
|
DEVLET'E DAİR
"... Devlet, soğuk canavarların en soğuğudur. Kılı kıpırdamadan yalan söyler; şu yalan dökülür ağzından: 'Ben, Devlet, halkın kendisiyim.'"
Yukarıdaki alıntı, Nietzsche'nin devletle ilgili bir tesbitidir. Gayet net ve sert, hatta başkaldıran, bir söylemle tanımlamıştır. Devlet ve iktidar olgusunu, her ne pahasına olursa olsun yeniden ele almalı ve sorgulamalıyız. Kabul etmek gerekir ki, devlet erki, yeri geldiğinde yukarıda sözü edilen tavra bürünebilir. Canavar benzetmesi de gücün kontrolden çıktığı zaman bürüneceği niteliği anlatır.
Devlet gerçekten de kontrol dışına çıkmaya meyilli bir güçtür, bu yüzden de anayasa ve kanunlarla sınırlandırılmıştır. Sistemin bozuk olmasından dem vurup da devlet olgusuna, enine boyuna tartmadan, yekten karşı olmak akılla bağdaşmaz. Unutmamalı ki, gücü kontrolden çıkaran, şahıslardır.
Teşhislerimizi yaparken alabildiğine geniş bir perspektiften bakabilmeliyiz. Meseleyi doğru olarak ortaya koyabilmek, çözümü kolaylaştıran en temel etken olacaktır.
|
|
MÜSVEDDE, medeni insanlarla iletişim halinde olmayı amaçlar. Köylülüğün hiçbir türlüsünü hoşgörmez. Sözcüklere ve insanlara saygısından dolayı, manasız konuşmaya karşıdır. Reklam kabul edilmez.
|
|
|
ANALİTİK DÜŞÜNCE VE ELEŞTİREL AKIL, İNANÇLA ÇATIŞMAK ZORUNDA DEĞİLDİR. SORULAR SORAN İNSANIN VARACAĞI NOKTA, KALBİNDEKİ İNANCIN GÖTÜRECEĞİ NOKTADIR. MÜSVEDDE, BU BAĞLAMDA SORGULAYICI VE ŞÜPHECİ YAKLAŞIMI BENİMSEMİŞTİR. GERİSİ LAF-Ü GÜZAF!
REEL POLİTİK ÖLDÜ!
Bu sene, Çanakkale Zaferi insanlara milli bilinci yeniden hatırlatmışa benziyor. Memleketine sahip çıkma refleksini göstermeleri olumludur. Tabii ki bu gelişme, 90 sene öncesinin gerçek anlamdaki kahramanlık destanına gösterilen ilgiden ziyade Türkiye'nin karanlık dehlizlere sokulmak istenmesine de bir tepki aslında. Etliye sütlüye karışmayan ve belki de haddinden fazla uysal görünen, git gide sinirleri alınıp kıvama getirilmeye çalışılan Türk milleti, tepkisini hafiften göstermeye başladı demeli belki de. Milli hassasiyet içinde olanların (ki küreselleşme tüm dünyada yaşanmasına karşın, hiçbir ülkede sınırlarını alabildiğine açmıyor. Tersine, ekonomik ve siyasi olarak da korumacılık tırmanıyor. Türkiye gibi hesaplara konu olan ülkeler istisna elbette...) dışlanmaya çalışıldığı bir ortamda, ulusun vatanına sahip çıkma refleksi önemlidir.
Bir yandan ,stratejik ortak diye diye Atlantik-ötesinin kapıkulluğunu ihale etmek isteyenler... Öte yandan da, Sevr'i içine sindirmediğini her fırsatta (anlayana tabii!) ortaya koyan "medeniyet(!) projesi"nin fedaileri... Ne ilginçtir ki, herkesin de ağzında aynı sihirli sözcük: Reel politik! "Efendim, Reel Politik cenapları böyle buyuruyorlar, katiyen öyle yapmalı." Emir büyük yerden yani!
Problem şuna veya buna karşı olalım meselesi değil. Karşı olmanın argümanlarını anlama meselesidir. AB, 40 yılı aşkın süreç içerisinde çifte standardını bir kez olsun elden bıraktı mı? Bu bile yeterli bir samimiyetsizlik nişanesi iken ve açık açık Türkiye'nin hazmı zor bir lokma olduğundan bahsetmelerine rağmen, hangi akıl ve mantık tabelası o istikameti gösterebilir? Ayrıca, reel politik istiyorsanız, buyrun: 2050'ye kadar yapılan öngörüler, AB'nin siyasi ve ekonomik olarak ikinci sınıf bir güce dönüşeceğini işaret ediyor. Bu sebeptendir ki, aynı 90 sene önce olduğu gibi yine doğuya doğru genişleme ihtiyacındalar. Bu açıdan Türkiye'yi doğuya giden yolun kilidi saydıklarını söylemek yanlış mı olur? Bir bakıma da Sevr'in rövanşı.
Ya Atlantik-ötesine ne demeli? İslam ülkelerini kapsayan bir yeşil kuşak projesi ayyuka çıkmışken ve bu ülkeleri hallaç pamuğu gibi atarken, hangi akla hizmet böyle bir zalime yardım eli uzatılabilir? Kendi kafasına göre terörist ilan ettiği ülkeleri uluslararası hukuka itaate zorlarken, beslemesi (belki de efendisi) İsrail'in tek bir tane bile uluslararası karara uymamasını sineye çeken bu kabadayının yanında yer almak mıdır Reel Politik? Bir işi yorulmadan yapmak istiyorsanız, taşeron bulmanız yeterli. Memleketimizde de bu gibilerden mevcut (ve kim oldukları belli, biraz dikkat edin anlarsınız). Ve bu gibiler hem karar alma, hem de toplumu yönlendirme merciilerine de yakınlar. İşte tüm bu koşullarda, insanların giderek ülkelerine sahip çıkma refleksinde olmalarına sevinmeliyiz. Unutmamalı ki; Artık, reel politik ölmüştür.
GÜVENLİK UYARISI
Hasbelkader girmiş olduğunuz bu site, kese kağıdı olmaya layık bulvar gazetelerini okuyup da kendini gazete okuyor addedenler, yükte ağır olup da pahada tek bir metelik dahi etmeyen best-seller kitapların iflah olmaz kurtları ve her daim "bu millet adam olmaz! herkes magazin izliyor." dediği halde, pespaye insan suretlerinin hiç de üstüne vazife olmayan yaşam ve maceralarını soluksuz takibe alan kimseler için haddinden fazla zararlıdır. Allah muhafaza, insanı topluiğne başı kadar da olsa düşünmeye sevk edebilir. Zeka yaşı 18'in altında olanların ve her devrin adamlarının girmesi ise kesinlikle yasaktır.
TEŞHİS
"Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz."
Nietzsche / Aforizmalar
İZAHAT
Teori ve pratikten başlamamız gerek. Nasıl ki, herhangi bir sanayi işletmesinde bir mamulün öncelikle kalıbı çıkarılır, sonra imaline başlanırssa, düşünsel bağlamda da insan aynı süreci izler. Zihnindeki modele göre fikirlerini şekillendirir (teorisini hazırlar), teori doğrultusunda eylemde bulunur. Bir eser, bir anda meydana gelmez de bir çok taslak, bir çok karalamadan teşekkül eder. Yani, bütün dediğimiz aslında müsveddelerin yansımasıdır. Bu yüzden, müsveddeden hareket ediyoruz.
MÜSVEDDE, her olaya ve fikre insani bir duyarlılık ve kuşkuculukla bakmayı amaç edinmiştir. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı kesinlikle hoşgörmez. İlahi olanın dışındaki her şeyi eleştirel olarak inceler. Fikrini belirtir, yargılamaz.
MÜSVEDDE, yeri geldiğince, ekonomik, toplumsal ve siyasi mecradaki olaylarla ilgili olarak da düşünme egzersizleri yapacaktır. Bahsi geçen - geçmeyen her konuda, dikkate değer düşüncelere açıktır.
Sustum!
Bir, iki, üüççççç... Tıp!
En iyisi konuşmamak gözlerimi kapatıp!
SİVRİ BİBER
Yakın zamanda, bir dergide birisi Türkçülüğün faydalarından bahsediyordu. Kendisini öylesine kaptırmış olmalı ki; cephede, önce Türk olduğunu söyleyen ateist bir kimseye, önce Müslüman sonra Türk olduğunu söyleyen birinden daha fazla güveneceğini söylüyordu. Anti parantez olarak söylemek lazım ki; MÜSVEDDE, Türk milletinin tarih boyunca insanlığa ve İslamiyete yaptığı hizmetleri şerefle yad etmeyi borç bilir. Türk olmaktan ötürü bahtiyardır. Ancak, Türk'e Türk propagandasına pabuç bırakılmasına göz yumamaz. Bu nedenledir ki, İslamiyet'le şereflenmiş ve yüzyıllarca kutlu dinimize neferlik yapmış olan Türk milletinin, bu türlü şovenist ve mantıktan yoksun söylemlerle oyalanmasını da içine sindiremez. Aynı kimselerin, putperest devirlere duydukları özleme de (Gök Tengri...vs. gibi söylemler) bilhassa dikkat çeker. Yüce Rabbimizin, emaneti alıp kimlere vereceğini bilemeyiz. Elimizden gelen, layık olabilmektir.
PRENSİBİMİZ
MÜSVEDDE, siyasi ve toplumsal olarak bir idealin peşinden gider. Bununla birlikte, mümkün olduğunca objektif bir çizgide değerlendirmeler yapma gayretindedir. Bir çok insanın düştüğü tarafgirlik veya partizanlık tuzaklarına düşmeden, Hakk'ın tarafında bulunmaya çalışır. Bu aşamada, geniş görüşlü olabilmeye önem verir ve bazılarının aksine yabancı dil bilmeyi elzem sayar. Olaylara geniş perspektiften bakabilmek için dışımızdaki dünyayı da izlememiz gerektiğine inanır.
İlahi Kelam'dan uzak durma!
Birçok yabancı lisan ile ilgili online kurslar
Şiire meraklı olmasanız da Antoloji.com adresine bir göz atın. Amatörce çalışmalar olsa da şiire bulaşmak lazım...
YALAN
Neden mi yanaklarım sırıl sıklam
Çoktandır?
Malum; mevsimlerden sonbahar,
Yağmurdandır!
MONOLOG
İnanç, insanoğlunun olmazsa olmaz bir gereksinimi, bir yerde varlık sebebidir. Varlığına anlam katabilmesinde inancın, bir şeylere bağlanmanın arayışında olagelmiştir insanoğlu. Bu bağlamda, din olgusuna ulaşmak kaçınılmaz olur. İslamiyet, zorlama yerine karşı tarafı iknaya yönelik bir tebliğ anlayışını inananlara aşılamış, yüzyıllar boyunca da bu prensipten zerre şaşma -farklı coğrafyalar ve farklı kültürlere rağmen- olmamıştır. Her daim insana hak ettiği değer verilmiş; mensup olduğu inancın farklı olması, o insanların zulme uğramaları sonucunu doğurmamıştır. Dünyanın en ücra köşesine de gidilse, İslam şuuru hep aynı adil uygulamaları gözler önüne serecektir.
Günümüzde çok popüler olan "Dinlerarası Diyalog" söylemleri, ilginçtir ki, yüzyıllar boyu her inanca yaşama hakkı tanınan bu memlekette kök salmaya başlamıştır. İnsanın aklına bir soru ister istemez gelir: Yüzyıllar boyunca, her fırsatını bulduğunda, kendi inancı dışındakileri insan olarak bile görmeyen ve yaşama hakkı tanımayan (ki sayısız örnek mevcut) Hıristiyan ve özellikle de Yahudi toplumları dururken, neden Müslüman bir ülke bu tür bir diyalog için seçilmiştir? Bu işin sadece bir boyutu...
Diğer ilginç nokta ise, dinlerarası diyalog diyerekten İslamiyet ile diğer dinlerin hep aynı kökten olduğu (İbrahimi dinler) ve böylelikle aralarında bir farkın bulunmadığının söylenmeye çalışılması. Bu gidilen nokta çok tehlikelidir. Öncelikle, diğer bahsi geçen dinler, ilahi olma özelliklerini yitirmişler ve tahrif edilmişlerdir. Şu andaki İncil'in Hz.İsa'dan 4 asır sonra kabul edildiğini bilmeyen var mıdır? Bir diğer nokta da şudur: Her indirilen kitap ve din, bir öncekinin hükmünün geçersiz hale (ilahi yönden değil elbet, insanların sapkın inanışları ve uygulamaları neticesinde hükmünü yitirmesi) gelmesine sebep olmuştur. Ve İslamiyet, yeryüzündeki tek hak dindir. Diyalog safsatalarıyla, birbirinin eşdeğeri olmayan şeyleri yan yana getirmek İlahi Kudret'e de saygısızlıktır.
Diyalog sevdalılarına duyurulur!
KULAĞA KÜPE
Kula bela yağmaz
Allah yazmadıkça,
Allah bela yazmaz
Kul azmadıkça.
TARİHİN TEKERRÜRÜ
"Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir. Mütareke yakındır. Artık, harbe niçin girdiğimiz tartışılabilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y.K. (büyük ihtimalle Yakup Kadri, müsvedde) bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:
- Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
Ve üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlayarak bekledi. İşte cevap:
- Aylık vermek için!
Ve ilave etti:
- Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işte böyle biter."
Falih Rıfkı Atay, "Zeytin Dağı"nda aktarır Cemal Paşa ile ilgili bu anekdotu. Devleti yöneten "trio"nun bir üyesinin "ya boyun eğmeli, ya birleşmeli" şeklinde özetlediği teslimiyet havası, ister istemez 2003 yılındaki "1 Mart Tezkeresi" olayını hatırlattı. "Nisyanla malül" olan hafızam, tezkere oylamasından önce Şansölye hazretlerimizin de buna benzer bir yorumda bulunduğunu fısıldadı kulağıma. Şöyle buyurmuşlardı: "Memleketin 83 milyar $ (üç aşağı beş yukarı, 80-85 arası) borç ödemesi var. Eğer bu tezkereyi geçiremezsek, maaş ödemelerini unutun!" Buyur buradan yak!
İnsanın aklına bir soru geliyor: Acaba sayın Şansölyemiz, çok sevdiği "pratik" bilgiler yerine zaman zaman "teorik" bilgilere (kompleks teoriler değil, en basitinden yakın tarih) de mi başvuruyor? Ki sevinilecek bir şey bence... Yoksa, devlet idaresi makamı denen kör kuyu, orada bulunanları ister istemez aynı yollara mı sevk ediyor? Aradan geçen 90 seneye ve göreceli olarak da değişen şartlara (acaba gerçekten değişti mi?) rağmen aynı mantık silsilesi aynı sonucu üretebiliyor. Ne kadar övünsek azdır!
Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi kaldığı yerden devam eder, belki de...
BAY GARDİYANI TAKDİMİMDİR!
Bir Başarı (!) Öyküsü
Türkiye'de her şeye hakkı olduğunu düşünen ikiyüzlü ve baskıcı bir oligarşi var, malum. Bu oligarşik yapı, kendisine göre bazı öncelikleri de Türkiye Cumhuriyeti'nin hassas noktaları olarak belirlemiştir. Bu hassas konulardaki istemediği türden gelişmeleri de devletin düzenine aykırı bulmaktan hiç geri durmamaktadır. Ülke insanının, hangi konuda olursa olsun, tüm hassasiyetlerini göz ardı etmek noktasından güç alan bu (kelimenin tam anlamıyla) faşist kafa, yeni bir kriz vasıtasıyla yeni bir cadı avı yürütmektedir. Krizler vasıtasıyla idare edilen bu ülkede (ki kim ne derse desin bir "İslam ülkesi"dir) kadınların başlarını örtmesi yine sorun teşkil etmektedir. Örtüyü bağlama şeklinden hareketle "siyasi simge" algılaması yapanlar, Atatürk Üniversitesi'ndeki törene kendi istedikleri gibi bağlayan (siyasi simgeye dönüştürmeyen yani, ne demekse!!) öğrenci yakınlarını almayarak tam bir tutarlılık (!!) örneği vermişlerdir. Ülke insanının kendi değerlerine ilişkin reaksiyonlarını "irtica", "gericilik", "ırkçılık" yaftalarıyla susturan bu kafa, açıkça kendi memurları eliyle kendisiyle çelişmiştir. Tek tip adam yetiştirmeyi, gençleri apolitize etmeyi, koyun gibi her söylenileni sorgusuz sualsiz kabul etmeyi, sorgulamamayı dikte etmeyi bir eğitim (!) anlayışı olarak savunagelen kimselerden beklenen de budur. Üniversite gibi saygın bir kurumun geldiği nokta, oligarşinin paralı askerine dönüşmüş, birtakım akademik ünvanların ardına sığınarak kendilerini bilim adamı sanan çapsız idarecilerin elinde oyuncak olma halidir. Dünya çapında tek bir üniversitemizin olmayışı da bu şahısların ne derece başarılı olduklarını gösterir zaten. Onlar, kendilerine verilen gardiiyanlık rolüne kendilerine kaptırmışlardır bir kere. Sonumuz hayrola!
|
|